Merhaba. Gerçekten merhaba; e-postaların başına alışkanlıktan yazılan, "Merhaba, ekte bulabilirsiniz" türünden bir merhaba değil bu. Yıllarca o merhabalardan günde kırk tane yazmış biri olarak aradaki farkı iyi bilirim. Bu, kapıyı açıp "Hoş geldin, gel otur, çay demlendi" diyen cinsten bir merhaba.

Kendimi tanıtmam gerekiyor ama bunu bir iş görüşmesine çevirmeden yapmanın yolunu bulamadım, o yüzden düz söyleyeceğim. Uzun yıllar özel sektörde beyaz yaka olarak çalıştım. Bilirsiniz; toplantı odaları, "hızlıca bir senkron olalım" cümleleri, cuma akşamı gelip pazartesi sabahına yetişmesi gereken o meşhur dosya. İyi bir çalışandım. Hedefleri tutturur, sunumları zamanında bitirir, kahve makinesinin başında doğru esprileri yapardım. Dışarıdan bakan biri "bu kadının hayatı yolunda" derdi. Ben de öyle derdim, özellikle biri sorduğunda.

Sorun şu ki içimde bir yerde hep açık kalmış bir pencere vardı ve oradan soğuk giriyordu.

Huzuru yanlış yerlerde aradığım dönemin kısa listesi

Dürüst olmak gerekirse o pencereyi kapatmak için epey uğraştım. Pek gururlu olmadığım bir listem var, paylaşayım:

  • Sezon indirimleri. Bir çanta insanı mutlu eder mi? Eder. Yaklaşık üç gün.
  • Kariyer basamakları. Daha büyük bir masa, daha uzun bir unvan, daha kısa uykular.
  • Tatil. Bir haftalık deniz, ardından dönüş uçağında başlayan o tanıdık sıkıntı.
  • Kişisel gelişim kitapları. Raflarım doldu, ben dolmadım.
  • "Yeni bir başlangıç" pazartesileri. Saymayı bıraktım.

Listeye bakınca gülüyorum ama o günlerde hiç komik değildi. Çünkü her yeni şey, kısa bir sevinçten sonra beni aynı yere, o açık pencerenin önüne geri getiriyordu. Maddi dünya cömert bir ev sahibi gibi davranıyor; sofrayı kuruyor, tabağınızı dolduruyor ama nedense insan o sofradan hep aç kalkıyor.

Nefse değil ruha hizmet etmek

Değişim, filmlerdeki gibi şimşekler eşliğinde gelmedi. Ne bir dağın tepesinde aydınlandım ne de istifa mektubumu birinin masasına çarptım. Daha çok yavaş yavaş fark edilen bir şeydi; insanın bir sabah aynaya bakıp "Ben bu kadını tanıyor muyum?" diye sorması gibi.

Sonra o eski söz karşıma çıktı: Kendini bilen Rabbini bilir. Defalarca duymuştum ama ilk kez gerçekten okudum diyebilirim. Anladım ki yıllardır nefsime hizmet ediyordum. Nefis doymak bilmeyen bir müşteri gibi; ne verirseniz verin siparişi bitmiyor. Ruh ise başka şeyler istiyordu: sessizlik, şükür, birkaç dakikalık gerçek bir dikkat. Gerçek huzurun nefse değil ruha hizmet etmekten geçtiğini keşfettiğimde yolumu değiştirdim. Kolay oldu desem yalan olur, ama o pencerenin kapandığını hissettiğim ilk akşamı hala hatırlıyorum.

Bu köşede neler konuşacağız?

Size akıl vermeye gelmedim, bunu baştan söyleyeyim. Kendi hayatını yeni yeni toparlayan birinin başkasına reçete yazması biraz tuhaf kaçar. Benim niyetim yol arkadaşlığı. Farkındalık üzerine, maneviyat üzerine, dinin bize sunduğu derin hikmetlerin gündelik telaş içinde nasıl kaybolduğu ve nasıl yeniden bulunabileceği üzerine yazacağım. Öfkeyle, kıskançlıkla, "ya yetişemezsem" korkusuyla nasıl baş ettiğimizi konuşacağız. Affetmenin neden bu kadar zor, şükretmenin ise neden bu kadar kolay unutulduğunu da.

Ara sıra tökezlediğim anları da anlatacağım. Çünkü kendini keşfetme yolculuğu, bir noktada "oldum" deyip kapıya tabela astığınız bir yolculuk değil. Ben hala yoldayım. Trafikte içimden birine söylendiğim günler hala oluyor mesela. Gelişme kaydediyoruz, ama yavaş.

Bugünlük size tek bir soru bırakmak istiyorum, cevabını kimseye söylemek zorunda değilsiniz: Ruhunuzu en son ne zaman dinlediniz? Telefonu bir kenara bırakıp, hiçbir şey istemeden, sadece dinleyerek?

Kendini keşfetme yolculuğunda birlikteyiz. Sorularınızı, itiraflarınızı, hatta "ben de aynısını yaşadım" cümlelerinizi X hesabımdan (@ayshe_colak) bana yazabilirsiniz. Söz veriyorum, hepsini okuyacağım; hem de "görüldü" bırakıp kaçmadan.