Geçenlerde eski bir defterin kenarında İbn Arabi'nin o meşhur cümlesine denk geldim: "Neyi çok seversen onun aynısına dönüşürsün." İlk okuduğumda kulağa çok romantik geldi. İnsan hemen kendini bir bahar sabahına, demli bir çaya ya da çok sevdiği bir şarkının nakaratına dönüşürken hayal ediyor. Sonra durup geçen salı günü vaktimi ve zihnimi en çok neye harcadığımı hesapladım. Romantizm tam orada bitti.

Çünkü biz sevmek kelimesini sadece kalbimizi ısıtan güzel şeylere yakıştırıyoruz. Oysa İbn Arabi çok daha derin bir hakikate parmak basıyor; insan neye bağlanırsa, dikkatini ve mesaisini neye teslim ederse aslında onu seviyor. Özel sektörde çalıştığım yıllarda, hiç sevmediğini söylediği müdürünü akşam yemeğinde iki saat boyunca anlatan arkadaşlarım vardı. Benim de onlardan aşağı kalır yanım yoktu. İnsan günde dört saatini bir endişeye, bir takıntıya ya da telefon ekranına ayırıyorsa, ortada ciddi bir bağlılık var.

Kabul edelim, çoğumuz huzuru değil, alıştığımız huzursuzluğu seviyoruz. Bağımlılıklarımızı, küçük takıntılarımızı ve kafamızda kurduğumuz o felaket senaryolarını pamuklara sarıp besliyoruz. Üstelik bunu "tedbirli olmak" diye paketleyip kendimize satıyoruz.

Takıntılarımız ve hiç gerçekleşmeyecek endişelerimiz bizi nasıl değiştiriyor?

Takıntılarımız ve hiç gerçekleşmeyecek endişelerimiz, zihnimizi sürekli aynı korku ve bağımlılık döngüsünde tutarak bizi en çok vakit ayırdığımız o huzursuzluğun bizzat kendisine dönüştürüyor. Geçen haftaki yazımda telefonumdaki listelerden bahsetmiştim. Bu hafta biraz daha dürüst bir envanter çıkardım. Gün içinde zihnimi işgal eden, bıraksam boşluğa düşecekmişim gibi tutunduğum şeylerin kısa listesi şöyle:

  • Gece saat üç endişeleri. Üç yıl sonra çıkması muhtemel bir krizin tüm diyalogları şimdiden hazır.
  • Telefon ekranı mesaisi. Başparmağım benden bağımsız bir hayat yaşıyor, kaydırmayı bıraksa sıkılacak.
  • Kontrol takıntısı. Evden çıkarken ütünün fişini çektiğime dair kendimle yaptığım beş dakikalık müzakere.
  • Eski tartışmaların rövanşı. İki sene önceki toplantıda veremediğim o mükemmel cevabı duşta şampuan şişesine söylemek.
  • Kafein ve hız bağımlılığı. Sabah kahvesi içilmeden kurulan her cümle potansiyel bir kaza.

Listeye dışarıdan bakınca biraz ürkütücü duruyor, farkındayım. Kafamızda kurduğumuz ve yüzde doksan dokuzu asla gerçekleşmeyecek olan o endişelere öyle sadık birer senarist gibi çalışıyoruz ki, henüz yaşanmamış dertlerin yorgunluğunu peşin peşin çekiyoruz. Ortada hiçbir şey yokken zihnimizde dört sezonluk felaket dizisi çekip başrolü de kendimize veriyoruz.

İbn Arabi ve bağlandığımız şeylerin suretine bürünmek

İşte İbn Arabi'nin "Neyi çok seversen onun aynısına dönüşürsün" sözü tam burada yüzümüze çarpıyor. Bütün gün bir ekranı kaydırıyorsan, bir süre sonra içi boş bir bildirim kutusuna dönüşüyorsun. Sürekli birinin hatasını, sana yapılan bir haksızlığı evirip çeviriyorsan, o öfkenin bizzat kendisi oluyorsun. Hiç gerçekleşmeyecek ihtimallerden korkmayı alışkanlık haline getirdiysen, bir sabah aynaya baktığında karşında kanlı canlı bir insan değil, iki ayaklı bir endişe yumağı görüyorsun.

Kur'an'da "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" buyrulur (Necm Suresi, 39. ayet). Biz zihnimizde neyin mesaisini yapıyorsak, ruhumuz da onun rengini alıyor. İlk yazımda nefse değil ruha hizmet etmekten söz etmiştim. Nefis, takıntıları ve bağımlılıkları çok sever. Çünkü takıntı insana sahte bir meşguliyet verir. Kafanda felaket senaryosu kurarken aslında harekete geçmekten, tevekkül etmekten ve anın içinde kalmaktan kaçarsın.

Kafamızdaki felaket senaryolarından ruha dönüş

Geçen akşam yine aklıma "Ya önümüzdeki ay şu iş ters giderse" diye tanıdık bir kurt düştü. Eskiden olsa hemen çayımı soğutur, o ihtimalin on iki farklı kötü sonucunu tek tek hesaplardım. Bu kez durdum ve kendime şunu sordum: Ben şu an bu endişeyi sevip büyütürsem, yarın sabaha neye dönüşmüş olacağım? Cevap hiç hoşuma gitmedi.

Bağımlılıklarımızdan ve kafamızda kurduğumuz o hayali mahkemelerden bir gecede kurtulamayız, biliyorum. Ben hala bazen telefonu elimden bırakıp iki dakika sonra neden bıraktığımı unutarak geri alıyorum. Ama artık şunu biliyorum: Zihnimi neyle beslersem, kalbimi neye bağlarsam onun suretine bürünüyorum. Endişeyi beslersem endişe, şükrü ve sükuneti beslersem huzur oluyorum.

Bugün size küçük bir soru bırakayım: Son bir haftadır kafanızda en çok neyi evirip çeviriyorsunuz? Ve eğer İbn Arabi haklıysa, o düşündüğünüz şey sizi yavaş yavaş neye dönüştürüyor?

Kendi takıntı listelerinizi, gece saat üç senaryolarınızı ya da "ben de tam buna dönüşüyordum, son anda fark ettim" dediğiniz anları X hesabımdan (@ayshe_colak) ya da Instagram hesabımdan (@ayse_colak_ayshe) bana yazabilirsiniz. Hepsini okuyacağım. Söz.